crazy monkey games

Mithat Cemal Kuntay(Hayatı ve Eserleri)

Mithat Cemal Kuntay

1885′te İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğretimini Aksaray’da Mekteb-i Osmanî’de yaptı. Bir süre Sen Jozef Mektebi’nde yatılı okudu, lise öğrenimini Vefa Lisesi’nde tamamladı. Ardından Mekteb-i Hukuk’u bitirdi, doktora sınavı verdi(1908). Adliye Nezareti Hususi Kalemine katip olarak girdi ve müdürlüğüne atandı. Birinci Hukuk mahkemesi üyeliğine seçildi, daha sonra Beyoğlu Dördüncü Noteri oldu. Bu görevdeyken hayatını kaybetti (1956).
Yazın Hayatı
“Kahramanlık, yurtseverlik, tarihe bağlılık” gibi duyguları anlatan şiirleri ile tanınan Kuntay, II. Meşrutiyet ilân edildikten sonra (1908) yayımlanan eserleriyle dikkati çekti, sonradan kendi yaşam öyküsünü yazacağı Mehmet Akif’le beraber kaleme aldıkları “Acem Şahına” şiiri ile ününü genişletti. Mustafa Kemal’in birinci Meclis’te 30 Ağustos zaferinden önce okuduğu “Vatan Hisleri” şiirinin son iki mısrası olan “Ölmez Bu Vatan, farz-ı muhâ ölsede hattâ / Çekmez kürenin sırtı o tâbut-ı cesîmi” parçasını okumasıyla ünü bir anda arttı. Cumhuriyet ilân edildikten sonra, bir ara Güneş dergisinde yazdı (1927), son şiirleri Çınaraltı’nda çıktı. Kuntay, bu arada gazetelerde, özellikle de Son Posta’da fıkra ve makaleler yazdı.
Eserleri:
Şiir:

Türk’ün Şehnamesi’nden (1945).
Oyun:
Kemal (1912), Yirmi Sekiz Kânun-ı Evvel (1918).
Roman:
Üç İstanbul (1938).
Monografi – Biyografi:
Mehmet Akif Hayatı, Seciyesi, Sanatı (1939), İstiklâl Şairi Mehmet Akif (1944), Namık Kemal (1944- Birinci cilt), Sarıklı İhtilalci Ali Suavi (1946), Mehmet Aif Hayatı, Seciyesi, Sanatı Seçme Şiirleri (1948), Namık Kemal (1949-İkinci cilt Kısım I), Namık Kemal (1956-İkinci Cilt, Kısım II).
Öteki Kitapları:
Nefâis-i Edebiye (1913-I Cilt Manzum, II. Mensur), İftirâ-yı Taassub (1913), Hitâbet ve Münazara Dersleri (1913), Edebiyat Defteri (1915-Ders kitabı), İlkler ve Ötekiler (1944), Yazarın Tevfik Fikret adlı basılmamış bir çalışması daha bulunmaktadır.
İKİ CENAZE
Fatih camiinin iki musalla taşında iki tabut öğle namazından çıkacak kalabalığı bekliyor.Birinin başında Aziziye fesi var; ötekinde kalpak.Tapu Müdürü Semih Efendi’nin kızı bohçacı Melâhat yaşlandıktan sonra, gençliğin hatırlattığı vaad, yüzünden kaybolduğu için bugün eskisi kadar çirkin değil. Bohçası kolunda, taşa oturmuş, kuru kestane yiyor. Merak etti; itfaiye muşambalı, püskülsüz, uzun adama ölülerin ismini sordu. Uzun adam kızdı:
-Ölünün adı olur mu? Ölü işte!
Uzun adamın hakkı vardı.İskat almak için ona ölü lâzımdı; dilenci, sadaka istediği adamın ismini mi bilecekti?Ağlar gibi hıçkırıklarla Melâhat’in budalalığına gülüyordu.Bu uzun dilenci, Almanya İmparatoruyla gemide yemek yemişti. Avrupa’da, Amerika’da o kadar çok adam görmüştü ki, şimdi ölülerin kim oldukları ona vız geliyordu. Cenazelerden rakı parası çıkarmak için musalla taşlarına kaleme gider gibi muntazam devam eden bu uzun adam, Belkıs’ın eski kocası Bahriye Miralayı Hüsrev’di.
Melâhat, Hüsrev’in kim olduğunu anlamadı. Patlak gözlerine bakarak deli sandı; korktu, kalkıp daha uzak bir taşa oturdu.Cenazelere yakın yerde bir hususi otomobil durdu; içinden Mısırlı Prens Hasan çıktı.Melâhat, vaktiyle eski kocası Sakallı Vasfi’nin Sofular’daki evine gelen Prensi tanıyınca ölülere yeniden merak etti. Ne yaptı yaptı öğrendi: Cenazenin Aziziye feslisi Hacı Hulûsi Paşa’ydı; kalpaklısı Adnan.Prens Hasan, Adnan’ın cenazesine dalgın sakalla bakan Habibullah Efendi’nin elini sıkarken:
-Gariptendir efendi hazretleri, dedi. Mehmet Adnan Beyefendi bu Hacı Hulûsi Paşa’dan daima teşe’üm ederlerdi; adetâ bir hissikablelvuku! Meğer ikisinin cenazesi bir günde kalkacakmış! Fesuphanallah! Hikmeti rabbaniye!
Prens, Hâbibullah Efendi’nin bu hikmeti rabbaniyeye şaşmasını bekliyor; Habibullah, içinden, Prensin ukalâlığına kızıyordu.Prens lâkırdısı tasdik edilmeyen şımarık adamların hoppalığı ile sinirlendi. Zaten onun bugün yine kabzı muannidi ve migreni vardı; sokağa çıkmayacaktı.Karısının zoruyla cenazeye gelmiş, Adnan’ın dün, yahut yarın ölmediğine içinden kızıyordu. Habibillah’a fena fena baktı. Öğle namazını uzun buldu; oturacak bir yer arıyordu.
Fatih kahvesine girdi.Hacı Hulûsi Paşa’nın cenazesine gelenler, kahvedeydiler:Eski Ataşenaval Naşit, Doktor Haldun; başında kocaman kalpakla Sakallı Vasfi; yine başında kocaman kalpakla avukat Tevfik Hoca (Tevfik, sarığı çıkardıktan sonra hocalıktan kurtulmadı); eski sefaret müsteşarı Nail; eski Jön Türk Süleyman; Hidayet’in eski hususî kâtibi kokona Sacit… Hepsi, Prensin iki tarafından birer kişilik boş yer bırakarak, etrafını aldılar.Habibullah, Adnan’ın son zamanda geçinme sıkıntısı çektiğine acıyacak oldu.Naşit bundan alındı; Prens Hasan’a döndü:
-Şerefime yemin ederim Altes, dedi.Ben bu Adnan Beye bakacaktım. Fakat bir gün fena halde canımı sıktı.O günden sonra kovdum. Bunlara acımamalı Altes! Bunlar bir sürü memleket hainleridir; kendisini bendehanenize almıştım; o zaman merhume Belkıs da sağdı.Fakat hiçbir gece rahat yemek yiyemedik; hep İttipatçı propagandası. Bir akşam da tutturdu; Yok, Avrupa’da iken Ahmet Rıza Beye Mısır Prensesleri varmak istemişler de, o, istememiş.Prens Hasan:
-Estafurullahelâzim! Onların Ahmet Rıza Bey gibi vekilharçları vardır, efendim.
Naşit:
-Malûm, Alteş; ben de dayanamadım, suratına haykırdım:Sen ne söylüyorsun, Adnan Bey, dedim. Senin Ahmet Rıza Beyin Meşrutiyetinden sonra Naciye Sultanı almak için parçalandı; fakat bereket versin ki Yusuf İzzettin Efendi, Enver Paşa’ya yaptı da kadın Ahmet Rıza’dan kurtuldu.İşte Yusuf İzzettin’in teşrifatçısı sağ.Bana inanmazsan ona sor dedim.Fakat memleketin harabesine öten baykuş yine susmadı.O akşamdan itibaren ben de yüzüne bakmadım. Kovulduğunu anladı, gitti.Bunlara acımamalı Altes.Sakallı Vasfi, lağımın patlayacağı zamanda topraktaki kısa hareketle sallandı. Ufak öksürdü:
- Naşit Beyefininin hakları var efendim, dedi. Bu Adnan Bey, adam akıllı çete reisi idi efendim.Şeker işi malûmu devletinizdir Prens Hazretleri…
Sakallı Vasfi Şekrer işini anlatıyordu: “Harbi Umumînin son senesinde İstanbul’a Viyana’dan üç bin vagon şeker geliyordu; bu şekerin kilosu Viyana’da beş kuruşa alınıyor, İstanbul’da iki buçuk liraya satılıyordu.Her vagonda lâakal on bin kilo şeker bulunuyordu. Kilo başına lâakal bir lira kazanıldığı kabul edilirse, üç bin vagon otuz milyon lira kâr bırakıyordu.Bu milyonların bir kısmı bu Adnan Beyin cebine giriyordu.”
Bu milyonların kimlerin cebine girdiğini bilen Prens Hasan, Vasfi’nin yalanına prensip namına inandı; küçük iniltilerle memlekete acıdı; sonra Sakallı Vasfi’nin kalpağına bakarak, kulağına:
-Öldü diye kalktık, geldik; yoksa mütevaffının maşayla tutulacak yeri yoktur, dedi.
Kahveye Maliye Mektubî Kalemi Mümeyyizi Dilâver girdi. Hazırlanmıştı;O kadar kendini tutamayacak ağlayacaktı ki, merhum Adnan’la ne kadar dost olduğunu herkes görecekti. Fakat kahvedekiler onunla meşgul olmayınca matemden vazgeçti; kendisiyle birinin meşgul olması için Avukat Tevfik Hoca, baba gururuyle gözlerini kapadı:
- Hâzaminfadlirabbî… Allah’ın ihsanı! dedi.
Süleyman, Sacid’in kulağına fısıldıyor, “Allah’ın ihsanı değil, Sefaret Müsteşarı Nail Bey’in ihsanı! Filareti, Nail’den yakaladığı çocuğu bu sefer düşüremedi,” diyor, yumruğu burnunda gülüyordu.Camiden çıkanlar, cenaze namazını kılıyorlardı.Cenazeye gelenler, Mısır Prensesi’nin arkasında kahveden çıkarken, Sacit, Süleyman’a, “Şu cenaze namazı yok mu, namazların en rahatıdır; secdesi yok, rükûu yok… Kaymak gibi badet, bayılırım”, diyordu.
Cenazeler musalladan kalkarken, demin ki dilenci çocuğu bir dilenci karısının eline vurdu; düşen metelikleri kaptı, kaçtı.Dilenci karısı yerden taş aldı; çocuğa atayım derken, taş Adnan’ın musalladan kalkan tabutuna çarptı. Aksaray’ın meczup Ahmed’i haykırdı:
-Allah Allah, cenazelere saygı kalmadı!
Taşı atan dilenci kadın, Fransızca Muallimi Kadri’nin karısı Çıbanlı Zehra’ydı.Habibullah, demin, Naşid’in Adnan için söylediği şeylere içinden hâlâ öfkeleniyordu.Hacı Hulûsi Paşa’yla Adnan’ın cenazeleri başka başka sokaklara sapacak noktada Naşit, Hacı Hulûsi’nin cenazesini takip için Prensin elini sıkarak ayrılırken, Habibullah Prens Hasan’a:
-Bu memleket ne tuhaftır Altes! Vaktiyle şu Adnan Bey nezle olsa, bütün Beyoğlu duyardı.Halbuki cenazesinde, ölü de dahil olarak on kişiyiz, dedi. Naşid’e dik dik baktı.Dar sokaklarda bu on kişi de yoktu.

Cenazede yedi adam kalmıştı: ağladığını görmesinler diye tabutun çok ilerisinde yürüyen Şair Raif; ağladığı uzaktan da belli olsun diye bir düzine mendilini yüzüne kapayan Dilâver (Direkler arasının Don Kişot’u Dilaver), bir de simit yiyerek cenazeye uzaktan koşan Aksaray’ın meczup Çıplak Ahmed’i.Süheylâ’nın emriyle cenazeyle gelen konağın iki uşağı, Mengeneli Ahçısı “örfane” bir fayton tutmuşlar, aralarına imamı da almışlar, cenazeyi yarenlik ederek takip ediyorlardı.

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek içingiriş yapmalısınız.